basmah-hb
basmah-hb:

الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الأَرْضَ فِرَاشاً وَالسَّمَاء بِنَاء وَأَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَّكُمْ فَلاَ تَجْعَلُواْ لِلّهِ أَندَاداً وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ
"Who has spread out the earth as a resting place for you, and has made heaven as a canopy, and has sent down water from heaven, wherewith He brings forth fruits for your sustenance; so do not set up rivals with Allah while you know."
(Quran, Surah 2- Albaqara, 22.)

basmah-hb:

الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الأَرْضَ فِرَاشاً وَالسَّمَاء بِنَاء وَأَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَّكُمْ فَلاَ تَجْعَلُواْ لِلّهِ أَندَاداً وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ

"Who has spread out the earth as a resting place for you, and has made heaven as a canopy, and has sent down water from heaven, wherewith He brings forth fruits for your sustenance; so do not set up rivals with Allah while you know."

(Quran, Surah 2- Albaqara, 22.)

mytbusters

Biraz uzun ama okunmaya değer bir Osmanlı hikayesi..

Sultan Murat Han o gün bir hoştur. Telaşlı görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavus Paşa sorar:
—Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
—gece garip bir rüya gördüm.
—Hayırdır inşallah?
—Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
—Nasıl yani?
—Hazırlan, dışarı çıkıyoruz…
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İste tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar;
—Kimdir bu?
Ahali:
-Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın menhusun biri işte!
—Nerden biliyorsunuz?
—Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz…
Bir başkası lafa girer;
-Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarsısı’nda çalışır. Nalının hasını yapar… Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem ise şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.
Hele yaslının biri çok öfkelidir:
—İsterseniz komsulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?
Hâsılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada!
Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu:
—Nereye?
—Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
—Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem… Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.
—İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
—Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha!!!!!
—Peki, ne yapmamı emir buyurursunuz?
—Mollalığa devam… Naaşı kaldırmalıyız en azından.
—Aman efendim, nasıl kaldırırız?
—Basbayağı kaldırırız iste.
—Yapmayın, etmeyin sultanim, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini…
—Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasil hane bulmalıyız.
—Şurada bir mahalle mescidi var ama…
—Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
—Ne bileyim, Ayasofya’dan, Süleymaniye’den, en azından Fatih Camii’nden…
—Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkânı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Hadi yüklenelim…
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakir kazanları vurur ocağa… Usulü erkânınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sakilere benzemez.
Hem manalı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahîn kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza… Meçhul nalcıyı kefenler, tabutlar, musalla tasına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha…
Bir ara vezir sıkıntılı yaklaşır,
—Sultanim, der. Yanlış yapıyoruz galiba…
—nasıl yani?
—Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?
—Doğru, öyle ya, neyse… Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, teşbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalcının evini bulur. Kapıyı yaslı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler.
Sanki bu vefatı bekler gibidir.
—Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar… Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından…
—Biliyor musun oğlum? Diye dertli söylenir… Bizim efendi bir âlemdi, vesselam… Akşamlara kadar nalını yapar… Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helâya!
—Niye?
—Ümmeti Muhammed içmesin diye…
—Hayret…
—Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse simdi dinlemeniz gerek… O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara… Mızraklı ilmihal. Hücceti İslam okurdum…
—Bak sen! Millet ne sanıyor hâlbuki…
—Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kâbe’yi görmeli…
—Öyle imam kaç tane kaldı simdi?
—işte bu yüzden Nişancı’ya, Sofularca uzanırdı ya… Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada… Doğru, öyle ya? Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
—Peki, o ne dedi?
—Önce uzun güldü, sonra;
-Allah azimüşşan büyüktür hatun, dedi ve;
Hem padişahın işi Ne?
Hem padişahın işi Ne?

moonsherose
moonsherose:

Osmanlı’da ramazan günlerinde zenginler, hiç tanımadıkları mıntıkalardaki bakkal, manav vb. dükkanlarına girer, onlardan Zimem defterini, yani veresiye defterini çıkarmalarını isterdi. Baştan, sondan ve ortadan rastgele sayfaların yekununu yaptırıp, “Silin borçlarını… Allah kabul etsin” der, çeker giderdi. Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; borcu sildiren, kimi borçtan kurtardığını bilmezdi. Osmanli ruhu farklı bir meziyetti.#ramazan #ramadan # osmalidaramazan #osmanli

moonsherose:

Osmanlı’da ramazan günlerinde zenginler, hiç tanımadıkları mıntıkalardaki bakkal, manav vb. dükkanlarına girer, onlardan Zimem defterini, yani veresiye defterini çıkarmalarını isterdi. Baştan, sondan ve ortadan rastgele sayfaların yekununu yaptırıp, “Silin borçlarını… Allah kabul etsin” der, çeker giderdi. Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; borcu sildiren, kimi borçtan kurtardığını bilmezdi. Osmanli ruhu farklı bir meziyetti.#ramazan #ramadan # osmalidaramazan #osmanli

ottoman-empire
ottoman-empire:

Osmanlı’da Okçuluk tekkesine kayıt yaptırabilmek için, oku en az 594 metre uzağa atabilmek gerektiğini, tarihin kaydettiği en büyük okçunun ise Tozkoparan İskender olup, Hicri 957 senesinde İstanbul’da yapılan bir yarışmada oku ile 826 metreden hedefini vurarak birinci olduğunu, bugün ise dünyadaki en iyi okçuların 500 küsür metrelere ancak ulaşabildiğini… BİLİYOR MUYDUNUZ?

ottoman-empire:

Osmanlı’da Okçuluk tekkesine kayıt yaptırabilmek için, oku en az 594 metre uzağa atabilmek gerektiğini, tarihin kaydettiği en büyük okçunun ise Tozkoparan İskender olup, Hicri 957 senesinde İstanbul’da yapılan bir yarışmada oku ile 826 metreden hedefini vurarak birinci olduğunu, bugün ise dünyadaki en iyi okçuların 500 küsür metrelere ancak ulaşabildiğini… BİLİYOR MUYDUNUZ?

buz-prensesi
buz-prensesi:

”Fâtih hakkında ben ne yazayım? O, kendi kendisi zaten tarihe yazmış. Bir tek Ali Canip değil, bütün insanlık Ali Cânip’lerden ibaret olup onu inkâr etse bile, o, yine vardır ve büyüktür. Ali Canip Yöntemin, Karacaahmet mezarlığından tek başına geçemediği yaşlarda, O, ülkeler ve devletler yıkıp topraklarını Türk ülkesine katıyordu. Bir gün onun heykellerini dikeceğimiz muhakkaktır. Ona heykeller de azdır. İstanbul’a onun adını verip meselâ “Fâtih kent” desek yine azdır. Ona, Türk sanatının, Türk dehâsının eşsiz bir eseri olacak büyük bir heykel mutlaka dikmeliyiz. Ne lazımsa; altın mı, gümüş mü, granit mi, her ne gerekiyorsa bulup, ulu bir heykel dikmeliyiz.”
Hüseyin Nihal Atsız

buz-prensesi:

”Fâtih hakkında ben ne yazayım? O, kendi kendisi zaten tarihe yazmış. Bir tek Ali Canip değil, bütün insanlık Ali Cânip’lerden ibaret olup onu inkâr etse bile, o, yine vardır ve büyüktür. Ali Canip Yöntemin, Karacaahmet mezarlığından tek başına geçemediği yaşlarda, O, ülkeler ve devletler yıkıp topraklarını Türk ülkesine katıyordu. Bir gün onun heykellerini dikeceğimiz muhakkaktır. Ona heykeller de azdır. İstanbul’a onun adını verip meselâ “Fâtih kent” desek yine azdır. Ona, Türk sanatının, Türk dehâsının eşsiz bir eseri olacak büyük bir heykel mutlaka dikmeliyiz. Ne lazımsa; altın mı, gümüş mü, granit mi, her ne gerekiyorsa bulup, ulu bir heykel dikmeliyiz.”

Hüseyin Nihal Atsız